Kasım 25 Çeşme’den Travesti Sena ile Söyleşi

Kasım ayının o hafif serin ama huzurlu günlerinden biri… Çeşme’nin sokakları yaz kalabalığından uzak, rüzgâr hafif hafif denizi karıştırıyor. İşte böyle bir günde, bölgedeki birçok kişinin güler yüzü, zarafeti ve enerjisiyle tanıdığı Sena ile bir araya geldik. Kendisi, hem Çeşme’nin renkli sosyal hayatında hem de LGBT+ görünürlüğünde önemli bir isim olarak biliniyor.

Sena’yı Çeşme Marina’nın sakin bir köşesinde bulduğumuzda, masaya ilk oturan o oluyor. Çayını yudumlarken gülümseyip “Sor bakalım, bugün ne konuşuyoruz?” diye espri yapıyor. Sohbetin kapısı böylece doğal bir sıcaklıkla aralanıyor.

“İnsanlar beni tanıdıkça önyargıların eridiğini görüyorum”

Söyleşiye Sena’nın en çok konuşmak istediği konuyla başlıyoruz: toplumsal algılar.

“Bu ülkede travesti olmak hâlâ zor,” diyor. “Ama zor diye susacak değiliz. İnsanlar beni tanıdıkça, aslında herkes gibi olduğumu görüyor. Hayallerim var, rutinim var, arkadaşlarım var… Bazen sırf selam verdiğim için şaşırıyorlar. Halbuki gülümsemek bulaşıcıdır.”

Sena, Çeşme’de özellikle yaz aylarında tanıştığı insanların daha açık fikirli olduğunu ama kış döneminde “mahallenin tanıdığı kişi” olmanın farklı bir sorumluluk hissettirdiğini söylüyor.

“Çeşme benim için özgürlüğün rengi”

Kendisine Çeşme’nin ne ifade ettiğini sorduğumuzda hiç düşünmeden cevap veriyor:

“Özgürlük! Burada denize bakınca kendimi daha çok ben hissediyorum. İnsan bazen sadece var olmak ister ya… İşte ben, Çeşme’de tam olarak öyleyim.”

Sena’nın sesinde hem sakinlik hem de güç var. Denizin karşısında otururken gözleri parlıyor. Çeşme’nin rüzgârını “arkadaş gibi” tanımlıyor: “Hem serinletiyor hem de savuruyor ama sonunda hep yanında.”

Günlük hayattan küçük bir kesit

Sena, gününü nasıl geçirdiğini gayet doğal ve içten bir dille anlatıyor:

“Sabah kahvemi içiyorum, biraz müzik açıyorum. Ortalık sessizse sahile iniyorum. İnsanları izlemeyi seviyorum; kim ne düşünüyor merak etmiyorum ama hareketlerini izlemek hoşuma gidiyor. Biri köpeğini gezdiriyor, biri koşuyor, biri oturup denizi seyrediyor… Her biri ayrı bir hikâye.”

Ardından ekliyor:

“Ben de kendi hikâyemi yazıyorum işte. Belki çok büyük bir hikâye değil ama içinde ben varım, bana yetiyor.”

“Kendi rengimi göstermekten çekinmiyorum”

Sena’nın en güçlü yanı ne diye soruyoruz.

“Kendim olmaktan korkmuyorum,” diyor.
“Bazen insanlar başkalarının ne diyeceğini fazla düşünüyor. Ben de düşündüm, hem de çok… Ama artık kendi rengimi saklamıyorum. İnsanlar beni nasıl görüyorsa görsün; ben kendimi seviyorum.”

Bu sözlerinde öyle bir içtenlik var ki, su gibi akıyor. Çeşme’nin sessiz rüzgârı bile eşlik ediyor sanki.

Gelecek planları

Sena’nın hedefleri oldukça net:

“Toplumsal algının değişmesine katkı sağlayan biri olmak istiyorum. Kendi hayatımda, çevremde, sosyal medyada… Ufak bir fark bile yaratsam yeter. Çünkü biliyorum, benim gibi hisseden çok insan var. Onlara ‘yalnız değilsiniz’ demek istiyorum.”

Söyleşiyi bitirirken…

Kasım ayının 25’inde, Çeşme’nin huzurlu atmosferinde yaptığımız bu sohbet sadece bir röportaj değil; insan olmanın, kendini kabul etmenin ve yaşamı sevmenin küçük ama çok değerli bir hatırlatıcısı.

Sena masadan kalkarken yine o tatlı gülümsemesiyle el sallıyor:

“Yazarsan şöyle yaz… Mutluluk bazen bir çay bardağında saklıdır. Önemli olan onu görebilmek.”

Ve gerçekten de öyle. Bu söyleşi bize gösteriyor ki, her hikâyenin kendine has bir ışığı vardır. Sena da o ışıklardan biri.

Yorum gönder